Belge · Su ulusu
Dört ulusun, hiçbir ulusa sığmayanların ve tek bir dağın altında toplandığı âlem.
Devran Üzerine Bir Makale
Devran’ı ilk kez duyanlar onu bir ülke sanır. Değildir. Devran bir âlemdir: kendi göğü, kendi suyu, kendi ölçüsü olan kapalı bir dünya. Dışarıdan bakan için sınırı yoktur; içinde yaşayan için her yerde bir sınır vardır.
Onu dört ulus ve hiçbir ulusa sığmayanlarla anlatmak âdettendir. Bölünme siyasetten değil tabiattandır: su, hava, ateş ve toprak. Her ulus kendi unsurunun ölçüsüne göre yaşar, kendi unsurunun kusuruna göre yanılır. Bu defteri tutan da o unsurlardan birinin evladıdır; okuyan bunu unutmasın.
Bilmeyi severiz. Hakkı gözetiriz, sofrada aç bırakmayız; sarığın katı doğuştan değil, kazanılarak artar. Bir davada kimin haklı olduğunu tayin etmek bizim işimizdir ve bu işi iyi yaptığımıza inanırız.
Kusurumuz da bilginin kendisindedir: her şeyi bilmek isteyen, bilgisizliğe tahammül edemez. Bu defterin yarım kalan yerleri o tahammülsüzlüğün kaydıdır.
Düzeni gerçekten kurarlar ve kurdukları düzen gerçekten işler; bunu hafife almam. Şehirleri bulutların üzerinde yürür, kanunları açık yazılır, hükümleri kayda geçer.
Ama tamamı bu değildir. Onların huyu kibirdir; kibir kendini adalet diye sunduğu için ona kimse kibir demez, en az da kendileri. Aşağıya karışmazlar ve buna tarafsızlık derler. Kendi çıkarları incindiğinde ne kadar hızlı karıştıklarını görmek, o tarafsızlığın adını değiştirmeye yeter.
Hak bakımından: Karışmamak bir hüküm değildir. Hüküm vermemek de bir hükümdür ve bedelini hep aşağıdakiler öder.
Bağı sevgiyle değil korkuyla kurarlar. Makam kalıtsal değildir, ele geçirilir; taç yenilenin başından alınır. Güvenin olmadığı bir yerde herkes tetiktedir ve tetikte olan insan merhametli olamaz.
Yine de sertlikleri huysuzluktan değil, çorak bir topraktandır. Yağma onlar için haz değil geçimdir. Bunu yazmak bana kolay gelmedi; suyumuz ve gemilerimiz olduğu için âdil olmak bize ucuza mal oluyor.
Hak bakımından: Açlık, alınan malın sahibine geri verilmesini gerektirmez — ama yalnızca alanı da canavar yapmaz. Aç kalan kadar aç bırakan da canavardır. İkisini birden görmeyen her hüküm eksiktir.
Bir de şunu itiraf etmeliyim: kâğıt çürür, mürekkep solar, deri kurur. Onlarınsa yazdıkları taşa, kemiğe, duvara kazılıdır. Bu yüzden bizim kitaplığımız daha çok, onların taşları daha eski kayıt taşır. En çok bilen halk olmakla övünürüz; oysa en eski satırlara ancak düşmanımızın duvarından ulaşabiliyoruz.
Taşır ve saklarlar. Gürültüsüz konuşur, ağır düşünür, uzun hatırlarlar; düşüncelerinde de sabittirler. Demiri onlar kadar bilen yoktur. Bir ustanın sözü loncada senettir, çırağın kalemi ustanın adına yazar.
Sahip olduğunu korumak onların en yüksek erdemidir — bir şeyin değişerek yaşamasındansa olduğu gibi yok olmasını yeğleyecek kadar. Bir yanları ateş, bir yanları biz; iki komşu arasında incelmiş bir ülkedir.
Hak bakımından: Korumak haktır. Ama korunan şey artık kimseye yaramıyorsa, korumak ile gömmek arasındaki farkı söylemek gerekir.
Devran’ın ortasında, bulutların üstüne çıkmış tek bir dağ durur. Dört ulusun toprakları birbirine hiç benzemez, ama dördü de bu dağı aynı yerde bilir. Eteklerinden zirvesine doğru yerleşimler bir sarmal boyunca dizilir; her yerleşim bir çıkıntının üstündedir ve bu çıkıntıların her birine urf denir; hepsine birden A’râf. Halkın dağa “Araf Dağı” demesi buradan gelir; defterlerimizdeki adı Varlık Dağı’dır.
Orada yaşayanlar dört ulustan da gelir ve hiçbirine tam sığmamıştır: kimi iki unsurun çekişmesiyle içten yıpranmış, kimi dördünün dengesiyle hiçbir kalıba oturmamış, kimi de yalnızca kendi halkının beklentisini karşılayamamıştır. Ortak yanları tek bir şeydir — bir yere tam ait olamamak. Bu, sonradan düzelen bir hâl değildir.
Hak bakımından: Bir insanı hiçbir kapı kabul etmiyorsa, kusur o insanda aranmadan önce kapılarda aranmalıdır. Dağa çıkanlar kovulmuş değildir; hiçbir kapı onlara yetmemiştir.
Zirvede ne olduğu sorulduğunda her ulus başka bir cevap verir. Hangisinin doğru olduğunu yazmıyorum, çünkü bilmiyorum.
Onlar hakkında yazabildiklerim azdır ve azlığı tesadüf değildir. Yazılı bir kayıtları yoktur; anlatılanlar dilden dile geçer, geçtikçe değişir. Derlediğim nüshalar birbirini tutmuyor.
Şunu söyleyebilirim: her ulusun en eski hikâyesi, yeterince geriye gidildiğinde dönüp dolaşıp onlara varıyor. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bilmediğimi yazmak, bilir görünmekten iyidir.
Devran adını bir kelimeden alır: dönmek. Burada hiçbir şey yalnızca ilerlemez; her şey döner, dönerken aşınır, aşınırken bir başkasına dönüşür.
Bu yüzden Devran’ın tarihi bir çizgi değil, bir sarmaldır. Sarmalın nerede başladığını kimse bilmez; ben de aramaktan vazgeçtim. Bu defter, aramaktan vazgeçtikten sonra tutulmuştur.