Seferler

Kayıt — 2

Su kıyısı, kütüphane ve ilk belge

Dağdan döndüm. Sorularımın cevabını verecek birini aramaya başladım.

Yürüdüm, denize vardım. Kıyıda bir kasaba var;
içinden kanallar geçiyor, evler suyun üstüne kurulmuş.
Burada yaşayanlar denizle yaşıyor.

Bir şey sordum, cevap alamadım.
Bir daha sordum — konuştuğum adam yanımdan uzaklaştı.
Üçüncüsü ne kızdı ne azarladı.
Bir kadındı; elini kaldırdı ve küçük bir yapıyı işaret etti.
Tek kelime etmeden.

Bir kütüphaneymiş.

Kapısında iki satır yazıyordu:

cevap verilmez, yazılır
soru sorulmaz, okunur

Bana neden cevap vermediklerini o zaman anladım.
Ama anlamı sandığımdan derinmiş.

Bir soruya cevap vermek, bilgiyi yalnızca tek kişiye aktarmak demekmiş.
Cevabı yazmak ise, sonra aynı soruyu soracak herkese cevap olmak.

Burada konuşmak, bilgi meyvesinin tohumunu tek bir kişiye yedirmeye benzetiliyor.
Oysa aynı tohum toprağa düşse, onlarca yıl boyunca yüzlerce insanı doyururdu.

Kural bundan da inceymiş: cevabı kitaplarda yazan bir şeyi sormak ayıp.
Arayıp okuyup hiçbir yerde bulamadıysan sorabilirsin —
ve o soruya cevap vermek artık bir lütuf değil, bir borç.

Ben aramadan sormuştum. Hatam buydu.

Şimdi okuyorum.

İçeride bulduğum ilk belgeyi paylaşıyorum.
Adını yazmamış bir kâtip yazmış; kopyalayan da adını yazmamış.
Dört ulusu tek tek anlatıyor — kendi ulusunu da, kusurlarını saklamadan.

Ve bir sorumun cevabı burada çıktı:
o dağın adı Varlık Dağı’ymış. Halk arasında Araf Dağı diyorlarmış.
Zirvedeki ağacın ne olduğunu ise bu defter de yazmıyor.

Bir cümlesi aklımdan çıkmıyor:
“Bu defteri tutan da bir unsurun evladıdır; okuyan bunu unutmasın.”